Friedrich Nietzsche

İyinin ve Kötünün Ötesinde


Bizi hala nice tehlikeli serüvene kışkırtan hakikat istemi, filozofların şimdiye dek saygıyla
söz ettiği şu ünlü hakikat perestlik… Karşımıza şimdiden ne sorunlar çıkardı, bu hakikati
isteme! Ne tuhaf, ne belalı, sorgulanası sorular! Uzunca bir tarihi olmuş - Yeni de, henüz
başlamış gibi görünmüyor mu? Sonunda inancımız sarsıldı, sabrımızı yitirdik, dönüverdik
sırtımızı; ne harika değil mi?
Bu Sfinks1 bize soru sormayı da öğretmedi mi? Bize soru soran kim gerçekten? Nedir bu
içimizde “hakikati” isteyen? - Aslında, bu isteminin kökeni sorusunun önünde uzun süre
durduk, - sonunda daha temel bir soru önünde tümüyle duruncaya dek. Bu istemenin değerini
sorduk. Hadi hakikati istiyoruz diyelim, peki neden hakikat olmayan değil- Belirsizliği- Hatta
bilgisizliği? - Hakikatin değeri sorunu çıkıyor önümüze - yoksa sorunun önüne biz mi
çıkıyoruz? Hangimiz burada Odipus2, hangimiz Sfinks? Soruların ve soru işaretlerinin bir
buluşması bu, öyle görünüyor. Ve inanıyor musunuz, sonunda bu sorun sanki daha önce hiç
karşımıza çıkmamış gibi gelmeye başlıyor, - ilk gören bizmişiz gibi, gözümüzü üstüne dikip,
tehlikeye mi atıyoruz onu? Demek ki tehlike var onda, belki hiç de büyüğünden değil.
2
"Bir şey kendi karşıtından nasıl kaynaklanabilir ki? Hatadan hakikat nasıl doğar örneğin? Ya
da aldanma isteminden hakikat istemi? Ya da çıkarcılıktan çıkara dayanmayan davranış? Ya
da aç gözlülükten bilgenin saf pırıl pırıl bakışı? Böylesi kaynaklanma olanaksız. Kim bunu
düşlerse budaladır, aslında budaladan da beterdir. En yüksek değerdeki şeylerin bir başka
kaynağı, kendi kaynağı olmalı. - Bu gelip geçici ayartıcı, aldatıcı, aşağılık dünyadan, bu
kuruntu ve hırsın keşmekeşinden türetilmiş olamazlar. Daha çok, varlığın ana rahminde, gelip
geçici olmayandan, gizlenmiş Tanrı’da, ‘kendi başına’ şeyde - işte burada olmalı onların
temeli, başka hiç bir yerde değil!"
Bu çeşit yargılama, onunla bütün çağdaşların metafizikçilerin tanıyabileceğimiz tipik bir
önyargıyı içeriyor; bu çeşit değer biçmeler onların bütün mantıksal işleyişlerinin ardında3
duruyor; bundandır, metafizikçilerin "bilgiyle" sonunda, törenle 'hakikat’ diye vaftiz ettikleri
şeyle uğraştıkları inancı. Metafizikçilerin temel inancı, değerlerin karşıtlığına olan inançtır.
En dikkatlilerin bile aklına eşikte durup düşünmek gelmemiştir. en çok düşünmeleri gereken
yerde; kendi kendilerine de omnibus dubitandum4 (her şeyden kuşkulanmak) andını içseler
de, Çünkü, önce genel olarak karşıtların varlığından, sonra, halk arasında yaygın,
metafizikçilerin kendi damgalarını vurduğu değer biçemler ve değer karşıtlıklarının belki de
yalnızca işin dış yüzeyindeki değerlendirmeler olup olmadığından kuşku duyulabilir. Yalnızca
iğreti perspektiflerdir, belki de belli bir açıdan, kim bilir aşağıdan bakmıştırlar, ressamların
deyimini kullanırsak, sanki kurbağa perspektifi5 gibi bir şey olmasınlar sakın? Bütün bu
değerlerle, hakikate, has olana, özveriye ulaşılabilir; yine de, her yaşam için daha yüksek,
daha temelde olan bir değer, görünüşe, aldanma istemine, çıkarcılığa, aç gözlülüğe
bağlanabilir. Ayrıca şu da olanaklı: İyi ve saygın şeylerin değerini oluşturan her neyse o. şu
belalı, şu görünüşte karşıt olarak konulmuş şeylere yakışıksızca dönüştürülmüş, bağlanmış,
onlarla örülmüşlüğünde, belki de onlarla temel benzerlik taşıyarak bulunuyor.
Belki! Kim bu tehlikeli belkilerle uğraşmaya gönüllü ki! Yeni bir felsefeci türünün gelişini
beklemeli, kendinden öncekilerle zıt eğilimleri ve beğenisi olan,- her anlamda tehlikeli
‘belkiler’in felsefecilerini - ve tüm ciddiliğimizi takınarak söylendiğinde: görüyorum işte,
böyle yeni felsefeciler geliyor.
3
Yeterince uzun bir süredir felsefecileri yakından gözledikten, onların satır aralarını okuduktan
sonra, kendi kendime diyorum ki: Bilinçli düşünmenin büyük bir bolumu hala içgüdüsel
etkinlikler arasında sayılmalı, felsefece düşünme bile; nasıl kalıtsal olanla, ‘doğuştan olan”
konularında düşüncelerimiz değiştirdiysek, burada da değiştirmeyi öğrenmeliyiz. Doğma
eyleminin, kalıtımın bütün işleyiş ve gelişmesinde yeri ne denli azsa, “bilinçli olmanın”,
sonuca götürücü anlamda, içgüdüsel olanla karşılaştığı o denli azdır, - bir felsefecinin en
bilinçli düşünmesi içgüdü aracılığıyla gizlice yönlendirilir ve belli kanallara itilir. Bütün
mantığın görünüşteki özerk işleyişinin gerisinde de, değer biçimler, daha açık söylersek,
yaşamının belli türlerini korumak için fizyolojik gereksinmeler bulunur. Örneğin, belirgin
olan, belirsiz olandan daha fazla değerli olacaktır, görünüş “hakikat"ten daha az: Ama böylesi
değer biçmeler, bizim için düzenleyici önlemleri bir yana, yalnızca yüzeyde değer
biçmelerden fazla bir şey olmayacak bizim gibi varlıkların kendilerini korumaları icin belki
kesinlikle gerekli belli bir tür niaiserie6(budalalık). Öyleyse diyelim haydi, özellikle insan
değildir, “her şeyin ölçüsü"...7 (Protogoras'a gönderme)
4
Bir yargının yanlışlığı bizim için hiç de o yargıya karşı çıkmak değildir: Burada yeni dilimiz
belki pek de tuhaf geliyor kulağa. Soru, onun ne ölçüde yaşam-ilerletici, yaşam-koruyucu, türkoruyucu
belki de tür-yetiştirici olduğudur; ve biz asıl olarak şunları ileri sürmeye eğilimliyiz:
En yanlış yargılar (bunlara sentetik a priori yargılar aittir.) bizim için en vazgeçilmez
olanlardır; mantığın uyduruklarına bir geçiş izni vermeksizin, gerçeği safça bulunmuş,
koşulsuz, kendi kendine-denk-dünyayla-ölçmeden, sayılar aracılığıyla dünyanın sürekli
yanlışlaması olmaksızın insanlık yaşayamaz, - yanlış yargılardan vazgeçme yaşamdan
vazgeçme, yaşamı yadsımadır, hakikat olmayanı yaşam koşulu olarak tanımak: Elbette bu,
alışılmış değer duygularına tehlikeli biçimde karşı çıkmak demek; ve buna kalkışan felsefe,
yalnızca bununla bile kendini iyinin ve kötünün ötesine koyar.
5
Filozofların yarı yarıya güvenilmez, yarı yarıya da alaycı biçimde görülmesi onların ne denli
masum olduklarının tekrar tekrar fark edilmesi değildir, - ne denli sık ne denli kolay yanlışa
düşüp yollarını şaşırıyorlar, kısacası çocuklukları ve çocuksulukları, - ayrıca yeterince
namusluluk göstermiyorlar: Oysa hakikat düşkünlüğü* sorusuna uzaktan da olsa ilişir ilişmez,
hep birlikte görkemli ve erdemli bir yaygara basıyorlar. Hepsi birden düşüncelerinin sanki
soğuk, saf, tanrısal çarpıtılmamış bir diyalektiğin kendi kendine gelişmesiyle keşfedilip elde
edildiği havası yaratıyorlar (daha namuslu, daha yontulmamış, her derecede mistikten farklı
olarak - bunlar “esin” konuşmaları-): Oysa, temelde bir öncelenmiş önerme, apansız rastlanan
bir düşünce, bir vahiydir, çoğunlukla ayıklanıp, soyutlanmış bir yürek tutkusudur, onlar
tarafından iş işten geçtikten sonra savunulur; topu da, öyle görülmek istemeyen avukattırlar,
hakikat diye vaftiz ettikleri önyargılarının kurnaz savunucuları - ve bunu üstlenecek vicdan
yürekliliğinden çok uzakta, bir düşmanı ya da bir dostu ya da bir küstahı hakikatle dalga
geçmesi için uyarma gibi iyi bir cesaret zevkinin çok uzağında, Tartüflük8 (kurnazca
ikiyüzlülük) katılığı kadar usluluğu yaşlı Kant’ın, bizi diyalektiğin gizli yoluna çeken; bu yol,
doğrusu bu yanlış yol, onun “Kategorik İmperativ”ine çıkar - Bu oyun, eski ahlakçıların ve
ahlak övgücülerinin ince hilelerini gözlemeyi bir parça bile eğlenceli bulmayan biz zor
beğenenleri gülümsetiyor. Ya da matematiksel formun bu hokus-pokusuyla Spinoza
felsefesini - “bilgeliğinin sevgisini” sözcüğü haklı ve yerinde yorumlamak - sanki
demirdenmiş gibi zırhladı, maskeledi; başa çıkılmaz bakire ve Pallas Athena9’ya bir göz atma
yürekliliğini gösteren saldırganın yüreğine korku salmak için: -tam bir çekingenlik ve
saldırılabilirlik, bir münzevi gibi yaşama hastalığının foyasını ne de güzel ortaya çıkarıyor!10
*Wahrhaftigkeit deyimini yerine göre “hakikatperestlik” ve “hakikat düşkünlüğü” olarak
çevirdim. Ç.N.)
6
Bana gittikçe açık görünüyor, şimdiye kadar ki her büyük felsefe şöyle ola gelmiş: Yazarının
gönüllü itirafı ve bir çeşit istem dışı, kayda geçirilmemiş bellek; üstelik, her felsefede ahlaksal
(ya da ahlak dışı) niyetlerin, her zaman bütün bitkilerin kendisinden geldiği asıl yaşam
tohumunu oluşturması. Bir felsefecinin en uzak metafiziksel savlara sahiden nasıl ulaştığını
anlamak için, önce şunu sormak iyi (ve akıllıca)dir: Hangi ahlaka yöneliyor o? Bundan dolayı,
felsefenin babasının “bilgi dürtüsü”11 olduğuna değil de, bir başka dürtünün burada da başka
yerlerde olduğu gibi, bilgiye (ve yanlış bilgiye!) bir araç olarak hizmet ettiğine inanıyorum.
Ama kim insanın temel dürtülerinin esin verici ruhlar (ve devler ya da cinler) olarak, ne
ölçüde oyunlarını ortaya koyabileceklerini kurcalasa; her dürtünün, vaktiyle felsefeyi
etkilemiş olduğunu, - ve her birinin kendini varlığın en son amacı ve diğer dürtülerin efendisi
olarak ortaya koyduğunu bulacaktır. Her dürtü güç tutkunudur: Ve böyle olarak felsefe
yapmaya çabalar. - Elbette akademisyenler, gerçek bilim adamları için durum biraz değişik -
“daha iyi’, diyebiliriz, isterseniz, - orada, gerçekten bilgi dürtüsü gibi bir şey olabilir, küçük,
bağımsız bir saat gibi, iyi kurduğunuzda, akademisyenin diğer dürtülerinin esaslı etkileri
olmaksızın, cesurca çalışmayı sürdüren akademisyenin gerçek “ilgisi” , bundan dolayı
genellikle başka bir yöndedir; belki ailesiyle ya da para kazanmakla, politikayla ilgilidir;
küçük makinesinin bilimin o bölgesinde ya da şu bölgesinde kurulmuş olup olmaması ya da
gelecek vaat eden genç işçinin iyi bir filolog ya da mantar bilimci ya da kimyacı olarak ortaya
koyması hemen hemen önemsiz bir konudur: - Şu ya da bu olması onun en olduğunu
göstermez. Felsefede durum tümüyle tersinedir; kişisel olmayan hiçbir şey yoktur ve her
şeyden öte, felsefecinin ahlakı, onun kim olduğuna karar vermiş, karar verdirecek tanığıdır -
yani, karşılıklı olarak bir araya getirilmiş doğasının en içten dürtülerinin sıralama düzeneğinin
tanığı.
7
Filozoflar ne denli gönlü kara olabiliyor! Epikür’ün, Platon ve Platonculara layık gördüğü
zehir zıkkım şakadan daha ağırını bilmiyorum: Onları Dionysiokalakes diye adlandırdı. Bu
sözcüğün yüzeydeki sözlük anlamı “Dionysisos’un şakacısı”, yani tiranın adamı, çanak
yalayıcısı, şöyle de demek ister; “Tümü de oyuncudur onların, sahici hiçbir şey yoktur
onlarda.” (Çünkü, Dionysiokolax bir oyuncuya söylenen en yaygın sözdür). Bu sonuncu
anlam, gerçekten, Epikür’ün Platona attığı çamurdur: Muazzam bir biçimde çileden çıkmıştır;
hazırlanan mizansende Platon ve öğrencileri ustaymış da Epikür usta değilmiş! Samoslu
ihtiyar okul öğretmeni, Atina’daki küçük bahçesinde gizlenip oturmuş, üç yüz kitap yazmış,
kim bilir, belki de, Platon’a karşı gözü dönmüş biçimde ateş püskürtürken? - Üç yüz yıl
gerekti, şu bahçe tanrısı Epikür’ün kim olduğunu Yunanistan’ın keşfetmesi - keşfetti mi
dersiniz?

8
Her felsefede felsefecinin “kanılarının” su yüzüne çıktığı bir nokta vardır; ya da eski gizemli
öğretinin sözlerine döküldüğünde:
Adventavit asinus
pulcher et fortissimus 12
(Geliyor eşek işte
Güzel ve güçlüymüş de)
9
“Doğanın ölçüsüne göre” yaşamak mı istiyorsunuz? Ey siz soylu Stoacılar, ne de aldatıcı
sözler böyle! Doğa gibi bir varlığı düşünün, ölçüsüzce savursun, ölçüsüzce kayıtsız, amaçsız
ve niyetsiz, acımasız ve adaletsiz, hem bereketli hem kısır hem de kesin olmayan; bir güç
olarak kayıtsızlığın kendisini düşünün - bu kayıtsızlığın ölçüsüne göre nasıl yaşayabilirdiniz?
Yaşamak -bu, kesinlikle doğadan başka bir şey olmayı istemek değil mi? Yaşamak,
değerlendirmeyi, tercih etmeyi, haksız olmayı, sınırlı olmayı, farklı olmayı istemek değil mi?
Üstelik, “doğanın ölçüsüne göre yaşamak” sözü, temelde “yaşamanın ölçüsüne göre
yaşamak” anlamına gelse bile, buna uymamak nasıl elimizde olabilirdi ki? Kendinizin ne
olduğundan, ne olması gerektiğinden yola çıkan bir ilke koymak niye? - Aslında durum,
oldukça değişik: Yasalarınızın esaslarını doğadan devşirdiğinizi, kendinizden geçercesine
coşkuyla savunsanız da, burada tersine bir şey istiyorsunuz; sizi gidi müthiş oyuncular, kendi
kendilerini kandıranlar siz! Kibriniz, doğayı, hem de doğanın kendisine ahlakınızı, idealinizi
katmak, dikte etmek istiyor: doğanın “Stoanın ölçüsüne göre” olması gerektiğini talep
ediyorsunuz; bütün varlığın yalnızca kendi kafanıza göre olmasını diliyorsunuz - Stoacıların
bitmeyen müthiş övünme ve genelleştirmesi olarak! Bütün hakikat aşkınızla, kendinizi
böylesine uzun süre, öylesine inat ve hipnotik katılıkla doğayı yanlış, yani Stoacı açıdan
görmeye zorluyorsunuz, artık onu, bir daha başka türlü göremeyinceye dek - bilmem hangi
temelsiz kuruntu, sizi zırva bir umuda sürüklüyor. Çünkü kendinize zulmetmeyi biliyorsunuz
- Stoacılık kendi kendine zulümdür-, öyleyse, doğaya da zulmedilebilir, çünkü Stoacı da
doğanın bir parçası değil mi?... Ama, bu eski ve hiç bitmeyen bir hikaye: Eskiden Stoacılarla
ortaya çıkan, felsefe kendine inanmaya başlar başlamaz, bugün bile sürüyor. Kendi kafasına
göre bir dünya yaratıyor, bu dünya başka türlü olamıyor; felsefe bu zulmedici etkinin
kendisidir, en yüksekteki ruhsal güç istemi, dünyayı yaratma, causa prima13 istemi.
10
Tutkulu bir istek ve incelikle, kurnazlıkla da diyebilirsiniz, bugün tüm Avrupa’da, insana
baskı uygulayan, “gerçek ve görünüşte olan dünya” sorunu, onu düşündürüyor; oysa arkada
duran biri, “hakikat istemi”nden öte bir şey duymuyor, en duyarlı kulaklara da kesinlikle hoş
geliyor. Az rastlanır tek tek durumlarda, bu hakikat istemi, bu gelişigüzel, taşkın ve serüvenci
atılganlık, bu metafizikçinin yitip gitmiş konumunu koruma hırsı, gerçekten işe karışabilir bir
avuç dolusu “kesinliği”, bir araba dolusu güzel olanaklara tercih eder; giderek, belirsiz bir şey
üstüne yatıp uzanmak yerine, güvenceli bir hiçlikten yatıp uzanmayı - ölmeyi yeğleyen
püriten14 bir vicdan fanatiği de olabilir. Ama bu nihilizmdir, umudu kesik, öylesine yorgun
ruhun işaretidir: Her ne kadar cesur olsa da, böyle bir erdem davranışı, kendini gösterebilir.
Hala yaşama susamış, daha güçlü, daha canlı düşünürlerse daha farklı bir konumda
görünebilirler: Bu görünüşün zıddına taraf tuttuklarında, kibirle 'perspektifsel'15 sözcüğünü
kullansalar da, kendi bedenlerinin güvenirliliğini, 'dünya dönmüyor’ diyen, görünüşe dayalı
inancın aşağı yukarı güvenirliliği kadar düşük derecede değerlendirdiklerinde, görünüşte
keyifli, en sağlam mülklerini elinden kaçırmış olurlar. (Şimdilerde, bedenden daha sağlam
inanılacak ne var?) - Onların temelde eskiden daha sağlam mülkü, önceki zamanların eski
inanç olaylarıyla ilgili bir şeyi, belki “ölümsüz ruh”u, belki de “eski Tanrı’yı, kısaca onlarla
daha iyi, yani “modern düşünceler”den daha canlı, daha şenlikli yaşayabileceğimiz
düşünceleri yeniden kazanmaya çabalayıp çabalamadıklarını kim bilir? Bu bakışta, böylesi
düşüncelere bir güvensizlik var, dün ve bugün kurulmuş bütün her şeyi bir inançsızlık; kim
bilir belki de, ayrıca biraz bugünlerde piyasaya çıkan pozitivizm gibi çeşitli kaynaklara sahip
kavramların bric-abrac’ına16 artık katlanmayan usanç ve hor görme de var; bir tiksinti
kokuşmuş zevklere karşı, panayır yeri alacalığını bulacalığı, yalnızca bu alacalık bulacalıktan
başka sahici ve yeni bir şey taşımayan bütün gerçeklik filozofçuklarının paçavralığı önünde.
Bunda, bana öyle geliyor ki, bugünün şu kuşkucu karşı gerçekçi ve bilgi mikroskopçuları
haklı; onları modern gerçeklikten uzaklaştıran dürtüleri yadsınamadan duruyor- biz onların
tersine giden gizli yoluyla ilgiliyiz! Onlar için asıl olan, ‘geriye’ gitmeyi değil, çekip gitmeyi
istemeleri. Biraz kuvvet, uçuş, yüreklilik, sanatsallıktan öte yükselip, çekip gitmek istiyorlar -
geriye değil!
11
Bana öyle geliyor ki, bugünlerde her yerde Kant’ın Alman Felsefesi üzerindeki gerçek etkisini
saptamak, özellikle kendine verdiği değeri maharetle es geçmek için büyük çaba gösteriliyor.
Kant, ilkin, özellikle kendi kategoriler tablosundan gurur duyuyordu, elindeki bu tabloyla
şöyle dedi: “Metafizik adına girişimde bulunulabilecek en zor şeydir bu” - Ama hadi şu
“bulunabilecek” sözünü anlayalım bir. İnsanda yeni bir yeti, sentetik a priori yargılar yetisi
keşfettiği için gurur duyuyordu. Bunda kendini aldattığını kabul edelim: Oysa, Alman
Felsefesinin evrimi ve çabucak çiçeklenmesi, yine de, onun bu gururlanmasına, tüm genç
kuşağın, olanaklı olduğu yerde daha gurur verici bir şey - her ne olursa olsun, yeni yetiler! -
keşfetmesine bağlıydı. Durup da düşünelim: Böyle yaptığımız bir zamandı. Sentetik yargılar,
a priori olarak nasıl olanaklıdır? diye sordu Kant, - gerçekten yanıtladı mı bu soruyu? Bir
yetinin yetisiyle: Yazık ki, üç sözcükle, ama öylesine dolaşık, saygın biçimde ve Alman
derinliğinin, çetrefilliğinin zahmetiyle böyle bir yanıtın içerdiği gülünç niaiserie allemand’ı17
gözden kaçırdı. İnsan bu yeni yeti karşısında kendinden geçti ve sevinç doruğuna erişti. Kant
daha ileri gidip insandaki ahlak yetisini keşfettiğinde: - çünkü o zaman Almanlar hala
ahlaklıydı ve “Real-politik”18 uygulayıcısı değildi. - Alman Felsefesinin balayına erişildi.
Tübingen dinsel kurumunun güç ilahiyatçıları doğrudan çalılığa saplandılar - tümü de ‘yetiler’
peşindeydi. Ve bulundukları - şu günahsız, zengin, hala da genç Alman ruhu döneminde,
kötülükçü perinin, Romantizmin kaval çalıp şarkı söylediği, şu, ‘bulma’ ile ‘uydurma’
arasındaki ayrımın bilinmediği zamanlarda! Her şeyden önce ‘duyular üstü’ için bir yeti
buldular: Schelling onu, entelektüel görü olarak vaftiz etti19, böylece de, Almanların, temelde
dinsel olan en yürekten özlemlerini giderdi. Ne denli atılganlıkla kırlanmış ve kocamış
kavramların örtüsüyle kendini sunsa da, aslı gençlik olan bu tümüyle yüksek ruhlu ve coşkun
harekete, onu ciddiye alıp ona öfkeli davranmaktan daha büyük haksızlık yapılamaz; kocadı
artık, yok oldu düş. Artık, gözlerin ovuşturulacağı bir zaman geldi. Bugün de ovuşturuluyor
hala düşteydiler: İlk ve en öndeki düşçü yaşlı Kant’tı. “Yetinin yetisiyle” demişti. Ya da en
azından bunu demek istemişti. Ama bu yanıt mı? Açıklama mı? Yoksa salt sorunun bir tekrarı
mı? Niçin uyku ilacı uyku verir? “Yetinin yetisiyle”, yani virtus darmitiva20 diye yanıtlıyor
Moliere’de doktor: :
quia est in eo virtus dormitiva,
cujus est natura sensus assoupire 21
Oysa, bu tür yanıtlar komediye aittir, artık şu Kantçı soruyu, sentetik yargılar a priori olarak
nasıl olanaklıdır? Bir başka soruyla geliştirmek zamanı geldi: “Niçin böyle yargılara inanmak
gerekli?” - Yani, bizler gibi varlıkların korunması amacıyla, bu yargılara doğru olarak
inanılması gerektiğinin kavranması zamanı geldi; hala yanlış yargılar olabilseler de? ya da,
daha açık söylendiğinde kabaca ve temelinden: Sentetik yargılar a priori olarak hiç de
“olanaklı” olmamalı: Buna hakkımız yok, söylenenler yalnızca yanlış yargılardır. Ama
onların doğruluğuna olan inanç, doğal ki, yüzeydeki bir inanç, yaşamın perspektif optiğine ait,
görünüşten kalkan dayanak olarak zorunludur. - Sonunda, “Alman Felsefesine” büyük etkisini
göz önüne aldığımızda - Umarım, buradaki tırnak işaretinin yerinde oluşu anlaşılır? - tüm
Avrupa’da etkili oldu. Kuşkusuz bunda belli bir virtus domitivaus22 önemli bir yer tuttu:
Başıboş soylular, erdemliler, sanatçılar, dörtte üç Hıristiyanlar, bütün ulusların politik
karanlık insanları hoşnuttular; Alman Felsefesi sayesinde geçen yüzyıldan akıp gelen karşı
konulamaz duyumculuğa23 karşı bir panzehir, kısaca “sensus assoupire’24 vardı ellerinde.
12
Maddeci atomculuğa gelince: Var olan şeyler içinde en iyi yadsınmış olanlardan biridir; ve
belki de işe yarar günlük kullanışının dışında, ciddi anlamına uymak için, bugün Avrupa’da
hiçbir bilim adamı, hala bu denli bilimden uzak davranmıyor - önce Dalmaçyalı Boscovich25,
Polonyalı Kopernik'le birlikte, şimdiye dek göz yordamıyla kavradığımız dünyanın en
muzaffer muhalifiydi. Oysa, Kopernik, tüm duyulara karşı, dünyanın yerinde durmadığına
bizi inandırdı; “değişmeden duran” dünyanın en son şeylerine, “töz”e, “maddeye, yeryüzü
kalıntısına, atom parçacığına inancımızdan vazgeçmeyi öğretti: Yeryüzünde şimdiye dek
duyulara karşı kazanılan en büyük zaferdi. - Yeni de daha önce gitmeli - Savaş açmalı,
acımasız bir bıçak savaşı, “atomcu gereksinmeye” karşı; kimsenin kuşku duymadığı alanlarda
hala tehlikeli bir kalıntı olarak yaşamasını sürdüren daha ünlü “metafizik gereksinmeye”
olduğu gibi: - Ayrıca, her şeyden önce, daha vahim bir başka atomculuğu da ortadan
kaldırmalı, yani, Hıristiyanlığın en uzun sürede ve en iyi öğrettiği ruh atomculuğunu. Bu
sözle, ruhun tahrip edilemez, öncesiz ve sonrasız, bölünemez bir monad, bir atomon olduğu
anlaşılsın: Bu inanç bilimden kovulmalı! Aramızda kalsın; hiç de gerekli değil, “ruh’un
kendisini bu yolla başımızdan savabiliriz; böylece, en eski, en saygın hipotezlerin birinden
vazgeçmiş oluruz: Tıpkı ruhu yitirmeden ona dokunamayan natüralistin başına geldiği gibi.
Oysa, ruh hipotezinin inceltilip yeni kavrayışlar kazanmasına giden yol açık duruyor: “ölümlü
ruh”, “özne çokluğu olarak ruh” ve “itkilerin ve duyguların toplumsal yapısı olarak ruh” gibi
kavramlar, bilimde bundan böyle vatandaşlık hakkı kazanmak istiyorlar. Yani, psikoloji ruh
ideası çevresinde şimdiye dek, tropik bir orman bereketiyle yeşeren kör inançlara son vermek
istediğinde, sanki kendini yeni bir vahşiliğin ve güvensizliğin içine atıyormuş gibidir - eski
psikologlar daha neşeli ve rahat olabilirler bu konuda-: Sonunda, yine de, bu davranışlarıyla,
kesinlikle, kendini yeniyi icada (uydurmaya) - ve kim bilir belki de, bulmaya mahkum etmiş,
olduğunu görür.
13
Fizyologlar, kendini koruma güdüsünün, organik varlığın nasıl güdüsü olduğunu ileri
sürmeden önce iyice düşünmeliler. Her şeyden önce, canlı olan, kuvvetini üzerinden atmak,
boşaltmak ister. Yaşamın kendisi, güç istemi- : Kendi korumak onun dolaylı ve sık rastlanır
sonuçlarından biridir. - Kısaca, burada, her yerde olduğu gibi, gereksiz amaçsal26 ilkelere
dikkat! - kendini koruma iç güdüsü gibi (onu Spinoza’nın tutarsızlığına borçluyuz). Çünkü,
özünde, ilkelerin tutumluluğu olması gereken, bir yöntem hükmüdür.
14
Henüz beş ya da altı kafa, fiziğin de bir dünya açıklaması olmayıp yalnızca bir dünya yorumu
ve düzenlemesi olduğunu (bize göre! söylememize izin verilirse) yavaş yavaş anlamaya
başlıyor. Oysa, duyumlara olan inanç üstüne oturtulduğunca, bir açıklama olarak daha çok ele
alınacak; gelecek uzun sürede de böyle sürdürülmeli. Bunun için gözleri ve parmakları var,
göz yordamı ve el yordamı var: Temelde kaba bir zevki olan bir çağ üzerine büyüleyici, akıl
çelici, inandırıcı etki yapıyor, - çünkü güdüsel olarak halkın sevdiği öncesiz ve sonrasız
duyumculuğun hakikat kurallarını izliyor. Açık olan nedir, nedir “açıklanan”? İlkin görülen ve
tadılan - Şimdiye dek gelen her sorun irdelenmelidir. Zıttına: Seçkin bir düşünme biçimi olan
Platoncu düşünme biçiminin büyüsüyle apaçık olana kesinlikle karşıydı, - çağdaşlarımızın
sahip olduğundan daha güçlü, daha zor duyulardan hoşlanan ama daha yüksek bir zaferi
onlarda bulmayı bile, bunda ustalaşan insanlar açısından; bunu duyanların alacalı bulacalı
girdabına - Platon onlara duyular yığını diyor - atılmış, soluk, soğuk gri ağlarla sağlıyorlar.
Platon’un yaptığı gibi, dünyanın üstesinden gelinip yorumlanması, bugünün fizikçilerinin ya
da olanaklı en az çaba ve “olanaklı en fazla aptallık” ilkesini kullanan Darwincilerin ve
fizyoloji çalışanların arasındaki 'karşı-amaççı'ların27 bizi sunduğundan farklı bir tadı içeriyor.
“İnsanın görecek ya da kavrayacak şeyinin olmadığı yerde araştıracak bir şeyi de
kalmamıştır.” - Kesinlikle Platoncu imperatiften tümüyle değişiktir, ama dayanıklı, çalışkan
makinistler dölü için geleceğin köprü yapımcıları, bitirilecek kaba işlerden başka hiçbir
şeyleri olmayanlar için yerinde bir imperatif28 olabilir.
15
Fizyolojiyi temiz bir vicdanla izlersek, duyu organlarının idealist felsefe anlamında görüntüler
(Erscheinungen) olmadığını kabule zorlanırız. Öyle olsaydı, onlar birer neden olmazlardı!
Duyumculuk, bulgucu29 bir ilke olmasının yanında, en azından düzenleyici bir hipotezdir. -
Nasıl? diyecek diğerleri, dış dünya bizim organlarımızın bir işi mi? O zaman bedenimiz, dış
dünyanın bir parçası olarak, organlarımızın bir işi olurdu! Bu, bana tümüyle reductio ad
absurdum30 geliyor, causa sui31 kavramının temelde saçma bir şey olduğunu varsayarsak.
Öyleyse dış dünya organlarımızın bir işi değil?
16
Dolaysız kesinliklerin olduğuna inanan, zararsız, kendini gözleyen insanlar var; örneğin,
“düşünüyorum” ya da Schopenhauer’ın kör inancında olduğu gibi “istiyorum”: Sanki bilgi,
burada nesnesini saf ve çıplak olarak kavramış, “kendi başına şey” gibi, ne özne ne de nesne
tarafından yanlışlanmaya uğramıyor. Ama, “dolaysız kesinlik”, “mutlak bilgi” ve “kendi
başına şey”, bir contradictioin adjecto32 içerir, yüz kez söyledim: Şu, sözcüklerin
ayartmasından kurtulalım artık! Halk bilginin bir sonuç bilgisi olduğuna inana dursun, filozof
kendine seslenmelidir: “Düşünüyorum” önermesiyle dile getirilen süreyi çözümlediğimde,
kanıtlanması güç, belki de olanaksız bir dizi atak savlar görüyorum, - örneğin, düşünenin ben
oluşu, düşünen bir şeyi olması gerektiği, düşünmenin, bir neden olduğu, bir "ben"in var
olması ve sonunda düşünmenin gösterdiği şeyin zaten belirlenmişliği - düşünmenin ne
olduğunu bilirim. Çünkü, kendimde onun ne olduğuna karar vermemiş olsam, tam şimdi olup
bitenin, belki de “isteme” ya da “duyma” olup olmadığını hangi ölçüyle belirleyecektim?
Kısaca, “düşünüyorum” savı, ne olduğunu belirlemek için, “diğer bilgilerle”, geriye dönüşlü
bağlantısı yüzünden, şimdiki durumumun, bildiğim diğer durumlarla karşılaştırdığımı
varsayar. Her ne olursa olsun, benim için dolaysız kesinlik yoktur, - Halkın verilen duruma
inandığı dolaysız kesinlik yerine felsefeci böylece, bir dizi metafizik sorular bulur, zihnin
yerinde, asıl vicdan sorunları, yani: “Düşünme kavramını nereden elde ediyorum? Niçin,
neden ve sonuca inanıyorum? Bana ‘benden, hatta bir neden olarak ‘ben’den, giderek
düşünmenin nedeni olarak ‘ben'den söz etme hakkını veren nedir?” Kim bu metafizik soruları
yanıtlamaya kalkarsa, hemen bir tür bilgi sezgisine başvurur. “Düşünüyorum ve biliyorum, bu
en azından doğru, gerçek ve kesin” diyen biri gibi, - bugün bir gülümseme ve iki soru
işaretiyle hazır bir felsefeci bulan biri. Felsefecinin üzerinde bıraktığı izlenimden kalkarak
“efendim”, diyecek ona, “yanlış yapma olasılığı yok, ama niye hakikatin peşindesiniz?”
17
Mantıkçıların kör inançlarıyla ilgili olarak: bu kör inançlı kafaların gönülsüzlükle kabule
yanaştıkları bir küçük kısa olguyu vurgulamaktan usanmayacağım. - yani, düşüncenin “o”
istediği zaman gelmesi, “ben’ istediğim zaman değil: böylece, “ben” öznesi “düşünüyorum’
yükleminin koşuludur demek durumu yanlışlama olacak. O düşünür: Oysa, bu ‘o”, kesinlikle
şu, eski ünlü “ben”dir, yumuşatarak söylersek, yalnızca bir kabul, bir sav ama hiç de ‘dolaysız
kesinlik’ değildir. Her şeyden önce bu, “o düşünüyor”la çok ileri gidilmiş oluyor: bu, “o’,
sürecin yorumunu içerir, sürecin kendine ait değildir. Buradaki çıkarım (usa vurma), gramer
alışkanlığına uygundur: “Düşünmek, bir etkinliktir, her etkinlikte bir etkin olan vardır, sonuç
olarak-. ‘Aşağı yukarı eski atomculuğun aradığı şemaya uygundur, etkiyen “kuvvetin yanında,
ondan çıkarak etkili olduğu, dayandığı şekilsiz madde, atom vardır-, daha titiz kafalar
sonunda bu “yeryüzü kalıntısı” olmadan idare etmeyi öğrendiler ve belki biz, mantıkçılar da,
bir gün kendimizi, şu küçük “o” (onurlu eski “benin buharlaşarak kendisine dönüştüğü)
olmadan yaşamaya alıştıracağız.
18
Bir kuramın çürütülebilir oluşu hiç de küçümsenir bir çekicilik değildir: Kesinlikle bu albeni
incelmiş kafaları kendine çekiyor. Yüz kez çürütülmüş “özgür istem” kuramı, sürüp giden
varlığını, yalnızca bu albeniye borçlu görünüyor-; tekrar tekrar, kendini, onu çürütecek denli
güçlü hisseden biri çıkıp geliyor.
19
Felsefeciler “istem"i sanki dünyanın en iyi bilenin şeyiymiş gibi söz konusu etmeye
alışmışlar, gerçekten de Schopenhauer, yalnızca “istemin asıl olarak bilindiği, mutlak olarak
tümüyle, çıkarma ve ekleme olmaksızın bilindiği anlayışını getirdi. Ama tekrar tekrar bana
öyle görünüyor ki, bu durumda Schopenhauer, felsefecilerin yapmaya alıştığını yaptı: Yaygın
bir önyargıyı uyarladı ve abarttı. İstem her şeyden önce, karmaşık bir şey, yalnızca sözde
kalan birliğe sahip- ve kesinlikle bu tek sözde yatıyor yaygın önyargı, bu söz her zaman
felsefecilerin yetersiz uyarısına üstün geldi. Öyleyse bir kez olsun ihtiyatlı olalım, “felsefi
olmayalım” - şöyle diyelim: Her istemede33 önce, duyumların çokluğu, yani ardımızda
bıraktığımız duyumların duyumu, ona doğru yöneldiğimiz durumların duyumu, bu
bırakmamızın ve yönelmemizin kendilerinin duyumu vardır, ayrıca, o zaman bunlara
“kollarımızı ve bacaklarımızı’ oynatmadan bile, eşlik eden kas durumu, biz bir şeyi
“isteyince”, bir tür alışkanlıkla harekete geçer ve etkisini gösterir. Öyleyse, nasıl duyumlar
(aslında çok çeşitli duyumlar) istemenin yapı taşları olarak tanınacaksa, ikinci olarak,
düşünme de öyle olmalı. Her isteme aktında buyurucu bir düşünce vardır, -bu düşüncenin
“istemeden koparabileceğine inanmamalı, sanki geriye isteme kalırmış gibi.
Üçüncü olarak, isteme, yalnızca duyum ve düşünme karmaşası değil, bir duygusallık aslında,
buyruğun duygusallığı, istem özgürlüğü denen, aslında boyun eğmesi gereken bir; üstünde
duygusallığıdır: “Özgürüm, o itaat etmeli- bu bilinç istemde bulunur; eşit olarak yoğun
dikkatte, kendini bir hedefe yöneltmiş doğrudan bakışta, “bunun dışında başka hiçbir şey
gerekli değil şimdi" diyen koşulsuz değerlendirmede, uyulması gerekli içsel kesinlikte ve
buyuran kişinin durumuyla ilgili olan ne varsa; isteyen insan, kendi içindeki boyun eğecek ya
da boyun eğeceğine inandığı bir şeye buyurur.
Gelin şimdi istemenin en acayip şeyine dikkat edelim, - bu çok yanlı şey için halkın tek bir
sözcüğü var: Verilen koşullar altında olduğumuz sürece, aynı zamanda hem buyurucu hem
boyun eğiciyiz, boyun eğici olarak isteme aktından hemen sonra başlama alışkanlığında olan,
zorlama, itki, basınç, direnç, hareket duyumunu biliriz. Diğer yandan bu ikiliği göz önüne
almayıp kendimizi sentetik “ben” kavramıyla aldattığımız sürece, bir dizi yanıltıcı sonuçlar,
sonuç olarak istemenin kendisinin yanlış değerlendirilmeleri, isteme aktına yoruluyor,-
isteyen insan, istemenin eylem için yettiğine içtenlikle inanır, böylece. Çünkü, durumların
büyük çoğunluğunda, buyruğun etkisinin, yani boyun eğmenin, yani eylemin beklendiği
yerde, görünüşün kendini sanki burada etki zorunluluğu varmış gibi duyuma dönüştürdüğü
yerde isteme gerçekleşir; kısacası. istemede bulunan, uygun bir kesinlik derecesiyle, isteme ve
eylemin nasılsa bir olduğuna inanır-, başarıyı, istemenin gerçekleşmesini, istemenin kendisine
bağlar, böylece tüm başarıyı getiren güç duyumunun yükselmesinin keyfini çıkarır. “İstem
özgürlüğü” -buyuran ve aynı zamanda kendini buyruğun gerçekleştiricisi olarak gören,- böyle
biri olarak, dirence karşı kazanılan zaferin keyfini çıkaran, ama bu dirençleri aslında
istemenin yendiğini varsayan, istemede bulunan kişinin çok yanlı keyif dirimini anlatan söz.
İstemede bulunan böylece, kendi başarıcı araç ve gereçlerinin, iş görebilir “düşük istemleri”
ve düşük ruhların - bedenimiz yalnızca birçok ruhtan oluşan toplumsal bir aydır keyif
duygusunu buyurucurıun keyif duygusuna katar, L’effet, c’est moi34. Burada olup biten, iyi
kurulmuş hem mutlu devlette olup bitendir, yönetici sınıf, kendini devletin başarısıyla
özdeşleştirir. Bu tür istemde, buyurmak ve boyun eğmek, söylemiş olduğum gibi, birçok
‘ruhtan’ oluşan toplumsal yapının temelindedir; demek ki, filozof böyle bir istemeyi, ahlak
alanını, “yaşama” fenomeninin ortaya çıktığı güç ilişkilerinin öğreticisi olarak anlaşılan ahlak
alanına katma hakkını kendinde görmektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder